6.3 Yanıt Verme Sürecinde Farklı Örnekler

Hızlı ve Yavaş Yanıt Vermek

Görüşülen kişilerin nasıl yanıt verdikleri sadece anket çalışmalarında değil bütün veri toplama türlerinde önemli bir rol oynar, o yüzden daha önce tartıştığımız süreçleri her türlü araç tasarımında aklımızda tutmamız gerekir.

Bir ankete yanıt vermenin bilişsel olarak ne kadar yorucu olabileceğini biliyoruz. Birçok soruya 15-20 dakika içerisinde arka arkaya yanıt verme çabasında olan görüşülen kişiler çok da fazla yorulmamak için tam doğru olmasa da “tatmin edici” bir yanıt vermeyi tercih ederler. Herbert Simon’ın “satisficing” kavramından üretilen bu yaklaşım, görüşülen kişinin anket çalışmasından olabildiğince az yorularak çıkmak için yanıt verirken en doğru olan yanıtı aramak yerine, “idare eder” ya da anketörü tatmin edici bir yanıt verme eğilimi taşımalarına işaret eder.

Kavramı anket yöntemi tartışmalarına getiren Krosnick, iki tür “tatmin edici” yanıt verme stratejisi olduğunu söyler. Birincisi “zayıf tatmin edici” (weak satisficing) stratejidir, görüşülen kişi biraz önce bahsettiğimiz çağırma ve yargı aşamasını hızla tamamlar ve bir sonraki aşama olan raporlama aşamasına geçer.

“Kuvvetli tatmin edici” stratejideyse, görüşülen kişi çağırma aşamasını tamamen atlar ve soruyu anladıktan sonra bazı ipuçlarına dayanarak hızla yanıt verir. Bu ipuçları sorunun biçiminden, önceki sorulardan ya da anketörün hal ve tavrından elde edilebilir, o zaman elde edilen yanıtın “gerçek” yanıttan çok farklı olduğunu söylemek doğru olur.

Bu davranışın soruların yapısından kaynaklanan bazı nedenleri olabilir. Çok sayıda kelime kullanılması, yabancı terimlere yer verilmesi, kavramların çok iyi tanımlanmaması, geçmiş zaman ile şimdiki zamanın karışması, birden fazla önermenin onaya sunulması ya da yanıtların verilme biçimi, görüşmeci üzerinde bilişsel yük yaratabilir ve yanıtları verirken geçiştirmesine yol açabilir.

Görüşülen kişilerin bazı özellikleri de “geçiştirmeye” karar vermelerini açıklayabilir. Bunların başında görüşülen kişinin bilişsel kapasitesi gelir ki daha önce cinsiyet, eğitim, yaş, etnisite ve sosyoekonomik statü gibi faktörlerin bilişsel kapasiteyle doğrudan ilişkili olduğunu söylemiştik. Çocukların ya da anadilleri dışında bir görüşmeye dahil olanların daha kolay “geçiştirme” davranışı sergileyecekleri görülür. Sorulan konu hakkında daha önce düşünmüş olan, o konulardaki tartışmalara dahil olmuş olan katılımcılar daha fazla “geçiştirme” eğilimine sahip olurlar. Konu hakkında önyargıları ya da kesinleşmiş kanaatleri olanların da soruları geçiştirebileceğini söyleyebiliriz.

Anket çalışmasına katılanların motivasyonları da sorulara yavaş ya da hızlı yanıt vermelerini belirler. Eğer görüşülen kişi ankete katılarak kendi görüşlerini ifade edebileceği inancına sahipse daha az geçiştirecektir. Keza, ankete katılmanın bir sorumluluk olduğu kanısındaysa, katılarak bir kamusal tartışmanın parçası olduğuna inanacaksa, anketi tamamlamak için daha yüksek motivasyon sahibi olacaktır. Anketin konusu kendisi için önemliyse ya da anketin önemli olduğuna inanıyorsa, görüşülen kişinin daha az geçiştireceğini söyleyebiliriz. Tabii ki daha önce sorulan soruların sayısı ve yoruculuğu da görüşülen kişinin davranışı üzerinde etkili olur.

Görüşülen kişilerin “geçiştirme” davranışının toplanan verilerin sağlığı açısından çok etkili olabilecek bazı sonuçları bulunur. Örneğin, görüşülenler akla yatkın ilk yanıtı verebilirler, diğer yanıtları değerlendirmek için vakit harcamazlar. Özellikle polemik konusu olan konularda soru biçimine bağlı olarak “onaylama” eğilimleri daha fazla olabilir. Puanlama sorularında fark gözetmeden aynı puanları verebilirler. “Bilmiyorum” yanıtı vermeye daha fazla eğilimli olurlar ya da “uydurma” bir yanıtı tercih edebilirler.

Geçiştirme eğilimiyle nasıl mücadele edilebilir? Öncelikle soruları ve soru formunu olabildiğince kolay tasarlamak atılacak ilk adım olabilir. Anket süresini kısa tutmak da görüşülen kişilerin yorulmasının önüne geçebilir, bu önlemler ankete yanıt vermeyi kolaylaştırır. Öte yandan görüşülen kişinin motivasyonunu yüksek tutmak için de başvurulabilecek bazı yöntemler bulunur. Çalışmanın amacını ve olası toplumsal sonuçlarını katılımcıya anlatmak bir başlangıç oluşturabilir. Katılımcılara bazı hediyeler vererek katılımlarını da teşvik etmek de bir yöntemdir. Ama en önemlisi araştırma etiği başlığında da ele aldığımız üzere her türlü araştırmada görüşülen kişiye karşı saygının korunması ve bu saygının hissettirilmesi motivasyonunu arttırır.

Sosyal Arzu Edilebilirlik ve Diğer Yanlılıklar

Çalışmaya katılanların anket sorularını hızla yanıtlayıp bir an önce bitirmeye çalışmaları anket yönteminin en fazla bilinen kusurlarından biri olabilir. Derinlemesine görüşmeler gibi diğer yöntemlerde görüşmeciyle görüşülen kişi arasında bir bağ kurulmuş olması motivasyonun daha yüksek olmasına yol açabilir. Anket çalışmalarında anketör ile görüşülen kişi arasındaki etkileşimin olumsuz sonuçlarına da sık sık rastlarız.

Bu tür olumsuz sonuçların en önemlisi “sosyal arzu edilebilirlik” (social desirability) hatasıdır. Görüşülen kişiler, belirttikleri görüşlerin toplum tarafından kabul edilebilir olmasını tercih ederler ve verecekleri yanıtları buna göre düzeltirler. Düzeltme sürecinde görüşülen kişinin hem kendisi hakkındaki algıları hem de “diğerinin” onu nasıl algıladığı konusundaki görüşleri önemli rol oynar. “Vereceğim yanıt benim öz algımı nasıl etkiler, kendime saygı duymaya devam eder miyim?” ya da “Vereceğim yanıt anketör gözündeki algımı nasıl etkiler, bana saygı duymaya devam eder mi?” soruları yanıt verme sürecinin özellikle de yargılama ve raporlama aşamalarında mutlaka devrede olur. Dolayısıyla, özellikle hassas sorularda, “olumsuz” bir tutuma ya da görüşe sahip olanlar, yanıtlarını “kabul edilebilir” bir yanıta değiştirebilirler. Tabii ki burada neyin “arzu edilebilir” olduğu konusunda herkesin ortaklaştığı bir görüş olmadığından, söz konusu olan görüşülen kişinin neyin toplum tarafından makbul olarak kabul edildiği konusundaki öznel algısı olur, bu algı da doğal olarak çok sayıda dış faktör -eğitim, değerler, etnisite vb.- tarafından belirlenir. Hatta sosyal psikoloji literatüründe bu eğilim bazı kişilik özellikleriyle ilişkilendirilir. Öte yandan görüşmenin gerçekleştiği ortamın, soru sorma biçiminin ya da anketörün davranışlarının da bu eğilimi arttırdığı veya azalttığı da öne sürüldüğünden, bu alanda araştırmacının müdahale edebileceği bir alan olduğu da söylenebilir.

Görüşülen kişilerin özellikle hassas konularda daha fazla sosyal arzu edilebilirlik yanılgısına düştüğü biliniyor. Kültürden kültüre fark gösterse de, gelir, cinsel yönelim, dini konular ve bazen siyasi tercihler de hassas konular arasında yer alabiliyor. Siyasi tercihlerin de hassas konular arasında yer alması şaşırtıcı gelebilir, ancak ABD seçimlerinde hem 2016’da hem de 2020’de Trump’a oy vereceğini söyleyenlerin “utangaçlıktan” yanlış yanıt verdiklerine dair bazı çalışmalar bulunuyor. Bu konulara suç olabilecek bazı konuların -uyuşturucu kullanımı, kumar, çocuğa ya da kadına yönelik şiddet vb.- ve ayıp olduğu konusunda bir uzlaşmanın oluştuğu konuların -sigara ve alkol kullanımı- sorulması da eklendiğinde, hassas kapsamına girecek çok fazla konu olduğunu söyleyebiliriz.

Sosyal arzu edilebilirlik sadece olumsuz konularda devreye girmez, olumlu konularda da gözlemleyebiliriz. Böyle durumlarda görüşülenler ibadet etmek, sağlıklı beslenmek ya da oy vermek gibi konularda olduğundan daha olumlu yanıt verme olasılığı vardır.

Şimdi siz düşünün. Sorulduğunda doğru yanıt vermeyeceğiniz bazı sorular var mı? Pekiyi, sizin sorduğunuz hangi sorulara görüştükleriniz doğru yanıt vermeyebilir?

 

Görüşülen kişilerin hassas sorulara verdikleri reaksiyon sadece “doğru” olduğunu düşündüğü yanıtlarla sınırlı kalmaz, bazen soruya yanıt vermeyerek girdikleri bu ahlaki ikilemden kurtulmayı umabilirler. O yüzden de araştırma sonuçlarını yorumlarken, herhangi bir soruda çok fazla sayıda kişinin yanıt vermemesi, sorunun çalışmadığını gösterebilir. Bu soruna soru formunun testi sırasında rastlanılması beklense de, test yapmanın yaygın olmadığı göz önünde tutulursa, sorun veri toplama sürecinden sonra teşhis edilmiş olabilir.

Sosyal arzu edilebilirlik sorununu çözmek için önerilen bazı yöntemleri akılda tutmak gerekir, araştırma sorusunun hassas olduğu durumlarda -şiddet, taciz, ayrımcılık vs.- önceden bu tedbirleri almak hatayı engellemese de azaltabilir.

1) Görüşülenlerin sosyal arzu edilebilirlik eğilimini ölçün: Başta Marlowe-Crown testi olmak üzere bu eğilimi ölçen bir dizi test geliştirilmiştir, bu testleri uygulayarak verilerin ne kadar sosyal arzu edilebilirlik filtresinden geçtiğini görmek mümkün olabilir.

2) Kendi kendine doldur yöntemini tercih edin: Eğer araştırma konusu çok hassassa, görüşülen kişilerin kendi başlarına, bir başka kişinin gözetimi olmadan yanıt verebilecekleri kendi kendine doldurma yönteminden yararlanmak yararlı olabilir.

3) Kişilerin bilgilerinin anonim kalmasını sağlayın: Araştırma çalışmasına katılanların kimlik bilgilerinin gizli kalacağını vurgulamak daha içten yanıtlar alınmasını sağlayabilir. Bazıları kimlik bilgilerinin toplanmamasının daha iyi bir çözüm olduğunu düşünse de, bu tür bilgilerin toplanmamasının kalite kontrollerini zorlaştıracağını akılda tutmak gerekebilir. Anket çalışmalarında bu kontroller çok gereklidir.

4) Araştırmanın amacını çok detaylı bir biçimde amacını açıklamayın: Araştırmanın amacının görüşülen kişi tarafından bilinmesi kişinin sonuçları yönlendirmeye itebilir. Örneğin “sigara içmenin psikolojik zararları üzerine olan bu anket” şekilde yapacağınız bilgilendirme, kişileri önceden hazırlık yapmaya yönlendirir.

5) Soruların iyi tasarlanması: Başvurulabilecek yöntemlerden biri soruların tasarımlarına dikkat etmek ve soruları olabildiğince normatif olmayan bir şekilde sormak, ya da çatışmalı konularda her iki yanıta da yer vermek iyi bir çözüm olur.

6) Dolaylı olarak sormak: Bu sorunu çözmek için Liste Deneyi , “vinyet(vignette)” ve benzeri araçlar kullanarak hassas soruları dolaylı olarak sormak da iyi bir yöntem olabilir.

 

Görüşmeler sırasında karşılaşılabilecek yanlılıklar sadece sosyal arzu edilebilirlik ile sınırlı kalmaz, başka sorunlarla da karşılaşabiliriz. Kısaca sayacak olursak:

1) Onaylama eğilimi: Görüşülen kişi sorulara olumlu yanıtlar verme eğilimi taşır.

2) Prestij: Eğer soru yanıt veren kişiye prestij sağlayacak bir soru yöneltilmişse olumlu yanıt eğilimi oluşur. Örneğin; “etrafınızdaki insanlar sizin görüşlerinize ne sıklıkta başvururlar?” sorusu gibi.

3) Düşmanca tavır: Görüşülen kişi sorulan soruların onun özgüvenini ya da öz saygısını sarstığını düşünürse, düşmanca bir tavır sergileyebilir. Bu “düşmanca tavır” görüşmenin daha tarafsız sorularında bile kendisini gösterebilir.

4) Kaynak etkisi: Görüşülen kişi araştırmayı yapan kuruluş ya da kişinin kim olduğuna göre tavrını değiştirebilir. Akademik bir araştırmada vereceği yanıtlar ile ticari bir çalışmada vereceği yanıtlar değişebilir.

5) Ruh hali: Her görüşme görüşülen kişinin ruh halini etkiler. Sorulan sorular görüşülen kişinin daha olumsuz bir ruh haline bürünmesine ve daha olumsuz yanıtlar vermesine yol açabilir. Burada görüşülen kişinin ruh halinin de göz önünde bulundurulması gerekir.

6) Anketörün etkisi: Görüşmeyi yapan anketörün hal ve tavrı, kılık-kıyafeti de alınan yanıtları etkileyebilir. Bazı anketörler daha yumuşak, bazılarıyla daha otoriter davranabilirler; bütün bunlar görüşülen kişi üzerinde bir etki yapabilir.

Çalıştığımız kırılgan grupları düşündüğümüzde, başta sosyal arzu edilebilirlik olmak üzere bütün bu yanlılıkların alacağımız yanıtlar üzerinde daha kuvvetli bir etkisi olacağını söyleyebiliriz. Öncelikle kırılgan gruplarla görüşülürken, görüşmecinin kendiliğinden bir otorite sahibi olduğu ve görüşülen kişiyle arasında bir hiyerarşi kurduğunu belirtelim. Görüşmeci bir akademisyen ya da profesyonel olabilir, her durumda görüştüğü kişiden daha fazla güç sahibiymiş gibi gözükür. Dezavantajlı gruplarla, okuma yazması olmayan bir kadınla, kayıt dışı bir göçmenle yapılan yüz yüze görüşmelerde ya da öğretmenlerin sınıflarındaki öğrencilerle yaptıkları çalışmalarda çalışmaya katılanlar görüşmecinin beklentilerini karşılamak için ek bir çaba sarf ederler, o beklentilerin ne olduğu da görüşülen kişinin algısına bağlı olarak değişir, dolayısıyla yanıtlardaki kaymanın ne tür bir kayma olduğunu bilmemiz çok zor olur.

Özellikle göçmenler, dezavantajlı gruplar, özel ihtiyaç sahibi ya da benzeri gruplarla çalışırken karşılaşacağımız bir başka sorun da görüşmeci-görüşülen arasında bir yardım ilişkisinin bulunması olasılığıdır. Böyle bir durumda, görüşülen kişi daha fazla yardım almak ya da aldığı yardımın kesilmesi korkusuyla en içten yanıtlarını vermekten kaçınabilir, bu da araştırma sonuçlarının geçerliliğini sorgulatır. Doğrudan bir bağış ilişkisi içinde olunmasa dahi, birçok mülteci için kendilerini “misafir” eden ülke hakkında sorulan sorulara doğru yanıtları vermek kolay olmaz. Bu nedenle görüşmelerde kağıt üzerinde hiç hassas olmayan sorular sorulsa bile, görüşülen kişi bu kaygıyla hareket edebilir. Benzer bir biçimde sahadaki STK’ların yürüttüğü çeşitli araştırma çalışmalarında da yararlanılan bazı hizmetler, alınan bazı destekler verilen cevapları etkileyebilir.

Çocuklarla yapılan çalışmalarda sosyal arzu edilebilirlik baskısı çok daha fazla görülebilir. Tanım gereği çocuklarda yetişkinlerin her şeyi bildiği ön kabulü bulunur, dolayısıyla anket soruları doğru yanıtı bulunması gereken sınav soruları gibi algılanabilir. Bu nedenle çocuklar ya sorulan sorulara sürekli olumlu yanıt verme eğilimi taşıyabilirler, ya da görüşmeyi yapan yetişkinin “doğru” yanıtını tahmin etmeye çalışabilirler. Böyle bir durumda alınan yanıtların hayli yanlı olduğunu söyleyebiliriz. Hangi enstrüman olursa olsun, çocuklara doğru yanıt olmadığını özellikle belirtmek gerekir.

Çocuklar söz konusu olduğunda akran baskısının da çok yaygın bir pratik olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle 10 yaşından büyük çocuklar sorulara yanıt verirken “arkadaşlarım ne düşünür?” sorusunu her zaman bir filtre olarak akıllarında tutabilirler. Bunun doğal bir sonucu da etraflarındaki kültürel değer ve normları yetişkinlere kıyasla daha verili tutmaları ve sosyal arzu edilebilirlik yanlılığından daha fazla etkilenmeleridir.

Hassas konuların çocuklara sorulmasının etik boyutunun yanı sıra, bu tür sorulara çocukların daha fazla “doğru yanıtı verme çabası sarf edeceğini belirtmek gerek. Hassas sorular sorulduğunda daha çok genel geçer yanıtlar verilecektir. Burada en doğru tercih, hassas konuları çocuklara sormamak, sorulması gerekli olduğu durumlarda da sıradan anket sorusu yerine daha fazla güven sağlayacak yaratıcı yöntemler kullanmaktır.